The Wall Albüm ve Filminin Açıklamaları 1. Bölüm

Ekleyen: Yaşar Asal Ekleme Tarihi: . Eklenen Kategori(ler)Merak Edilenler, Türkçe Sözler

Pink Floyd`un The Wall albümü rock müzik tarihinin en ilginç ve yaratıcı albümlerindendir. 1979 yılında piyasaya sürülen ve 1982 yılında filmi çekilen yapıt tam bir son konsept albüm olarak neredeyse bir konsept albümler döneminin kapanışı olmuştur. Zira bu albümle çıtayı çok yükseğe koyan yapımdan sonra bu denli iddialı başka bir yapım uzun süre pek çıkmamıştır.

Müzikteki vurucu etki sahneye, oradan da beyaz perdeye taşınmıştı. Albümün konusu sinemaya uyarlandığında İkinci Dünya Savaşı sırasında babasını kaybeden bir rock yıldızının korku ve şüphelerin üstündeki yıkıcı etkileri sonucu kendini dış dünyadan izole ederek zamanla yaşadığı duygusal çöküntüyü konu alır. Genel olarak yazar Roger Waters`in hayatı ve grubun önceki lideri Syd Barrett`in hayatına göndermeler içeren bir film olur.

Film ilk dakikalardan itibaren konu edindiği İngiliz şarkıcı Pink`in yaşamdaki kayıpları ve izolasyonu etrafında döner. Savaş esnasında görev uğruna babasını yitiren, aşırı korumacı bir annenin sevgisi ve korkularını alan Pink, kendisiyle dış dünya arasında etrafına zihinsel bir duvar oluşturmayı seçer. Bu sayede dış dünyanın yabancılaştıran dengelerinden uzak, hayatın fiziksel ve duygusal sorunlarından arınmış, stabil, sakin hayat sürdürebilecektir.

Karşılaştığı her olay onun için bir acı ve üzüntüye sebebiyet vererek dış dünyayla arasında oluşturduğu duvara bir tuğla ekler. Babasız büyüme, baskıcı anne, babasının ölüm sertifikasını lastik damgayla imzalayan kralın ülkesi, star olmanın getirdiği yüzeysellik, yalnızlık, kopmuş ve yabancılaşmış bir evlilik. Bu dönemde kendini rahatlatmak için uyuşturucu bile kullanır. Bunların hepsi onun çevresiyle arasında örmekte olduğu bir duvardır. Yaşadığı her bir olay bir tuğlaya benzetilir ve onu her defasında biraz daha toplumdan kopartmaktadır. Duvarı onun delirmesiyle tamamlanır.

O aşamadan sonra Pink, zihinsel izolasyonunun getirdiği çöküşün geri dönüşümünü yaşar. Kendine hakim olamadan kişilik bölünmesi yaşayarak sonuçta diktatoryal bir kişiliğe dönüşür. Zihindeki tiyatral mahkemeyle sonuçlanan bu en büyük sahne şovu, Pink`in döngüsel bir şekilde yaşamının başına dönmesini içeren bir bağlantı mesajıyla sonlanır.

İster hayatın anlamsızlığı üzerine, ister umutlu bir yolculuğun mecazi bir şekilde ölüp dirilmesiyle sonlanıyor olsun The Wall, müzikal sanatların kilometre taşı başlığını hak eden bir yapıtıdır. Çoğu sanatta olduğu gibi, Pink Floyd`un bu konsept albümü yazarın hayali figürlerinin yanısıra, kişisel gerçek yaşantısından çokça etkilenmiş bir hikayeye sahiptir.

Albümün fikirsel oluşumu, grubun solist ve basçısı Roger Waters`in, 1977 “Animals” turnesi sırasında gözlediği olaydı. Şöhretin, hayranların, basit rock sanatçılarını, ulaşılmaz rock yıldızları haline sokup tanrısallaştırmaları ve bunun sonucu olarak sanatçının kapıldığı büyüden, konserine gelen çılgın bir hayranının yüzüne tükürmesiyle kendine gelir. Yaptığı olayı sonradan sorgulayan Waters, içinde bulduğu yabancılaşmayı fark etmeye başladı.

Bu yabancılaşma duygusu, kendi babasını da 2. dünya savaşında kaybetmesiyle desteklendi. Bunun üzerine Waters Pink adında hayali bir karakter yaratarak hikayeyi oluşturmaya başladı.Grubun ilk solist ve gitaristi Syd Barrett`in zihinsel problemleri ve onun yaşadığı tuhaf, uyuşturucu destekli hayat hikayeleri de, oluşturduğu karakteri besleyen ilham oldu.

Grup üyeleri David Gilmour, Nick Mason ve Richard Wright`ın son fırça darbe katkılarıyla da Pink son rötuşlarını aldı. Sonuçta savaş tarafından parçalanmış bir anti-kahraman, sokaktaki sıradan modern ama hayatta kaybeden adam karakteri oluştu.

Film

Filmdeki ilk parça “When the Tigers Broke Free”ye geçmeden önce ilk olarak görünen otel koridorlarında ilerleyen kamera görüntülerinin altında çalan parçayı belirtmek gerek. İngilterenin ikinci dünya savaşında milliyetçi duyguları tetikleyen favori şarkıcılarından Vera Lynn`in söylediği “The Little Boy That Santa Claus Forgot” (Noel babanın unuttuğu Küçük Çocuk) adlı parça filmin girişinde çalar. Parçanın

The Wall

tamamını bu linkten dinleyebilirsiniz http://fliiby.com/file/152272/lxgkls6c36.html

“The Little Boy That Santa Claus Forgot” (Noel babanın unuttuğu Küçük Çocuk)

Noel günü gelir senede bir…

…bütün çocuklar sevinir.

Her yeni oyuncağın içinde…

…bir kahkaha, bir sevinç gizlidir.

Size, yolun karşısında yaşayan…

…küçük bir çocuğun

hikayesini anlatacağım.

Bu çocuk için Noel günü,..

…diğer günlerden farklı değildir.

Parça biterken Pink`i görürüz, kolundaki saate harika bir yakın plan çekilir ve şarkıda şu sözler duyulur;

İşte o küçük çocuktu…

…Noel Baba’nın unuttuğu!

Tanrı biliyor ya…

…çok şey istemiyordu.

Noel Baba’ya not yazıp istediği…

…birkaç kurşun asker ve davuldu!

Küçük kalbi kırıldı…

…getirmemiş olduğunu görünce.

Caddede o şanslı çocuklardı…

…imrenerek seyrettiği.

 

When the Tigers Broke Free, part 1

Kara bir ’44 sabahında…
Acımasız bir şafak söküyordu.
Cephe komutanı,
geri çekilme emri verecek iken…
“yılmadan devam edin” emri geldiğinde.
Ve diğer birlikler bir süreliğine…
düşman tanklarını püskürttüğünde,..
generaller teşekkürlerini bildirdiler!
Ve böylece Anzio mevzii tutulmuştu…
kaybedilen birkaç yüz sıradan yaşamın sayesinde!

Pink`in babasıBu noktada bir halı temizleyici çalışır arka planda da When the Tigers Broke Free`nin de birinci bölümü başlar. Yine süpürgenin sesi müziği bastırır. Başından itibaren, Waters film (ve albüm) boyunca çeşitli paralellikler kurar. İlk baştaki Vera Lynn`in “Noel Babanın Unuttuğu Küçük Çocuk” şarkısı biz, hayal kırıklıkları ve özlem duygularına hazırlaması bunlardan biridir. Vera`nın bu sözleri içi boş beklentiler ile yaşayan Pink ile bağlantısı büyüktür. Şarkıda beklentilerini bulamayan küçük çocuk hiçbir şey elde edemez çünkü Noel baba gerçek değildir. Biliyorum biraz basitleştirilmiş gibi görünüyor ama buradaki boş inanç ve gerçekleşmesi mümkün olmayan ve umutlar, sevgi dolu bir dünyada, düzenli bir ülkede ve sevgi dolu bir ailede doğmayı beklemek gibi bir ütopya ile paralellik kuruyor.

“The Wall”, İngilterenin 2. dünya savaşı öncesinini hüzünle anarken, savaş sonradı yaşananlarla kıyaslayarak, iki dönem arasındaki acılar hakkında postmodern bir ağıttır. Buna karşılık, Vera`nın şarkısı olayı basite indirgeyerek şanssız bir çocuğa indirger ve savaş sırasında ve sonrasındaki yaşamın belirsizlikleri üzerine gönderme olur. Bir anlamda ilk mesajı daha parçalanmış yeni dünyada öğrenilmesi gereken ilk şeyin belirsizlik olduğunun altını çizer. Bu yüzden Pink`in hayatı gerçek ve sembolik olarak savaş sonrası parçalanmalar, belirsizliklerle doludur.

Filmin ilk başında, Pink`in hayatının ilk dönemi Vera`nın şarkısıyla sanatsal olarak umutsuz başlarken gerçek hayatta Pink babasızdır. Dahası elektrik süpürgesiyle kesilen Vera`nın şarkısı ile “When the Tigers Broke Free, Part 1” başlar. Süpürge hem Pink`in bugünkü düşlerini kesen hem de tüm hayatında yaşadığı fiziksel boşluğu temsil eden bir objedir. Bu nedenle döngülere Noel`in unuttuğu çocuktutkusuyla bilinen Waters (hepsinde olmasa da bir çok Pink Floyd albümünde fark edilen) bizi babasını kaybetmiş Pink – Noel babanın unuttuğu çocuk, süpürge – uçurumun kenarı ilişkisine götürmektedir.

Parçanın albümde yer almamasını, besteyi daha önce yaptığını ancak filmde kendine yer bulduğu şeklinde açıklıyor Waters. The Wall albümünü bu kadar çekici yapan şey aslında gizemli ve puslu bir anlatıma da sahip olmasıdır. Ancak bu parçadaki gibi belli bir zamana, direkt Waters`ın geçmişine yönelik kronolojik anlatıma pek sık rastlanmıyor. Bu açıdan diğer parçalardan farklılaşıyor. Belki de bu yüzden parça filmden sonra yayınlanan The Final Cut – Savaş Sonrası Rüyasına Ağıt albümüne kondu. Fakat filmdeki Pink ile direkt bağı olduğundan filmin başında yer alıyor. Buradaki “Tigers – Kaplanlar” benzetmesi, savaş öncesi yani doğum öncesi durumu anlatıyor, dolayısıyla duvar öncesi (doğumu In The Flesh? sırasındadır) parçasının da önüne koymuş. Dolayısıyla sakin bir ruh, huzurlu, savunma mekanizmaları olan tuğlaların henüz konmadığı anlara ait bir anlatım. Anlatıcı ise yetişkin ve olaylara bir tarihçi gözüyle bakan bir yapıya sahip ve kendi doğumundan önceki olayları incelediği için sakin bir ses tonuyla anlatıyor. Albümün hikayesi açısından bakacak olursak, şarkı Pink`in kendi hikayesinin bir prelüdü görevini görüyor. Ancak Pink oteldeki odasında uyuşmuş bir halde metaforik doğumu olan “In the Flesh?” i bekleme aşamasında.
Filmde iki kere seslendirilen parçanın ilki ikincisinden çok farklı ve gözleme dayalı bir anlatıma sahipken, ikinci versiyonu daha duygusal ve kişisel bir söyleyişe sahip. Sözlerindeki “et” ve “kan” kelimeleri, subjektif tanımlamalar “sefil,” “siyah” ve “sıradanlık” Pink (Waters)`ın babasının savaştan önceki sabahını anlatmak için kullanılmış. Sözler çok direkt yazıldığı için herhangi bir açıklama gerektirmiyor; Saldırı 1944 yılındaki Anzio köprü ve cephesindeki siperde yaşanıyor. Waters, DVD`deki yorumlarda, Pink`e model olan babasının da Kraliyet Birliğinin, 8. taburundaki 2. teğmen olarak yer aldığını anlatıyor. Birlik, şubat 1944 de Almanların başlattığı ve müttefikleri denize geri dökme harekatında yer almış. Filmdeki askerlerin başlarına ne geldiği belirsizliğini korurken Pink henüz doğmamıştır. Tarihi olarak birliğin (ve dolayısıyla babasının) saldırıda tamemen yok edildiğini “few hundred ordinary lives – bir kaç yüz sıradan hayat” sözleriyle anlıyoruz.
Filmin en hoş sahnelerinden biri başlangıçtaki otel koridorundaki yavaş ve yakın çekimdir. Uzunluğu açısından girişin yumuşaklığını sağlarken, kenardaki yakın çekim kamera açısından da sanki olaya uzaktan bakılıyormuş havası verilmek istenmiştir. Koridor ayrıca doğum kanalı rahim/oda metaforlarına yöneliktir. Bir Miki Mouselu saat yakın çekimidiğer yakın çekimde Pink`in kolundaki saate (çocukluğunu yaşayamamış Pink`in miki fare saati göndermesi) ve parmakları arasında içilmeden tükenmiş sigaraya daha sonra da Pink (Bob Geldof)`un gözüne yapılan çekimlerdir. Waters yaptığı açıklamalarda geçmişte Syd Barrett`i aynı şekilde sigarası içilmeden tükenmiş şekilde otururken gördüğünü söyleyecekti.

Daha sonra gelen sahnelerde içeri girmeye çalışan temizlikçiyi engelleyen kapı zinciriyle, çılgınca konsere gidenler arasında bir bağ kuruluyor.

In The Flesh?

Demek öyle…
Gösteriye gitmek istedin (geldin)
Gerçeklerden kaçmanın ışıltısı ile…
…kargaşanın o sıcacık heyecanını hissetmek istedin.
Tatlım, var mı kaçırdığın birşey?
Görmeyi umduğun bu değil miydi?
Ve bilmek istersen eğer,
ne var bu soğuk bakışların ardında…
…tırmalayacaksın yolunu bu sahteliğin arasında!

(Watersın çığlıkları)

Işıklar….

Ses efektlerini gönderin

Action,

Üzerine yağdırın!!!In The Flesh

Filmin sakin girişinin aksine şarkı büyük bir gürültüyle, ışık efektleri, patlamalarla başlar. Bağıran gitarlar, canavar orglar, patlayan davullar seyirciyi hazırlıksız yakalar ve hikayenin içine çeker.

Albümü hassas bir kulaklıkla dikkatli bir şekilde dinlediğiniz zaman, albümün son parçasının bitişinin başına bağlandığını anlarsınız. Son parça “Outside The Wall” biterken kesilmiş albümün başına konmuş, böylelikle albüm kesik “we came in” sözü ile başlar. Yani aslında hikaye sonuna bağlanarak başlamıştır. Sözün tamamı “is this where we came in – Geldiğimiz yer burası değil mi?” bir kısır döngüyü de anlatır.

Peki neden döngü? Bu bize Waters`ın döngülere ilgisini de gösterir. The Wall hikayesi sadece birinci elden 2. Dünya Savaşını yaşamış şavaş çocuklarının hikayesi değildir. Waters gibi sevdiklerini hayatlarındaki önemli kişileri savaşta veya herhangi bir şekilde kaybeden herkesi kapsayan evrensel bir hikayedir. Yaşadığımız yada izlediğimiz hangi zaman veya dönem olursa olsun, biz birini yitiren kişinin hayatına gireriz (come in). Hikaye çok döngüseldir. Medeniyetin başlangıcından beri her jenerasyon için geçerlidir ve müzik hiç bitmez. Birinin hikayesi bittiği zaman diğerinin ki başlar. Pink`in duvarı yıkıldığında, çocuklar yeni tuğlalar toplar, muhtemeldir ki kendi duvarlarını inşa ederler ve dolayısıyla onlar da In The Flesh? ile başlarlar.

Konser izleyiciler - SpermlerDoğumundan sonra babasının ölümü ile başlayan albüm (George Roger Waters 6 Eylül 1943`de doğdu, babası o 5 aylıkken Şubat 1944 de Anzio`da öldü) üzerine yalnız kalmış Pink ile başlayan döngü, aralarında geçiş bulunan iki doğuma da sahne olur. İlki genç Pink`in doğumu, gençliği ve günümüzdeki duvarlarla çevrili yaşayan rock yıldızı Pink, diğeriyse günümüzdeki halinden deliliğe uzanan son geçişidir.

Filmin başında gördüğümüz çılgına dönmüş rock konseri izleyicilerinin polis engellerini aşarak hedeflerine ulaşmaya çalışması, spermlerin insan vücudunda yaptıkları doğal mücadele ve yolculuk, bize doğum göndermesini yapar ve bu yüzden de parçanın adı In The Flesh? (Etin İçinde?) olarak konmuştur. Soru işareti henüz formunu kazanmamış fiziksel canlının doğması veya düşük yapmış olması sorusudur. Bu yoruma göre sözler sadece bir öngörü olarak değil, izleyicilerine konuşma yapan Pink ile henüz hayata başlamamış çocuklara da bilgiler vermektedir. Konuşmacı ister Tanrı, ister aile, ister hayatın kendisi olsun, mesaj otomatik olarak umut ve hayal kırıklığı temasının yerleştirilmesidir. Doğmamış çocuk “şova gitmek” istemektedir (hayat metaforu), dünyadan aşk ve sevginin sıcaklığını hissetmeyi bekler. Ancak çoğunlukla bulacağı “soğuk gözler ve “gizliliklerle” sevginin yerine hayal kırıklıkları yaşayacağı gerçeğidir.

Hernekadar şarkı bize duvar fikrinden bahsetmiyorsa da, çocuğa / dinleyiciye, çocuğun bu yaşayacağı iki yüzlü hayatta varolmanın sevgi yerine ancak “yırtılarak” kelimesinin çağrıştırdığı saldırganlıkla sağlanabileceği izlenimi verilir. Bu şiddet filmde daha sonra gösterilen konser izleyicilerinin polis tarafından şiddetle dövülmesi ve savaş sahnelerine gönderme yapılmasıyla desteklenir. Açıklamalar yapıldıktan sonra, Pink`in doğumu, spikerin “ışıklar”, “ses efektleri” ve “aksiyon” yani “hayattaki gösteri başlasın” anlamına gelen sözlerile başlar. Bu Shakespeare`in Macbeth oyunundaki hayatın bir sahne, her kişinin de sahnedeki bir aktör olduğu benzetmesine göndermedir.

Ömür bir yürür gölge; zavallı bir kukla ki sahnede salınıp çırpınarak saatini dolduruyor, sonra bir daha adı duyulmuyor: Bir aptalın anlattıgı bir masal bu; sırf gürültü, patırtı; bir anlama geldigi de yok.” (5. Perde Sahne 5)Tanrı konumundaki diktatör

Sonundaki “Drop it on `em – Üstlerine yağdırın” bağırışıyla uçak bombasını atıp babasını öldürür diğer yandan da bu ölümle duvarın ilk tuğlasının koyulması sağlanır.

Parça adını 1977 de Animals albümünün turnesinin adı olan “Pink Floyd in The Flesh” den alır. DVD`nin yorum kısmında konuşan Waters, filmdeki polis ve kavga sahnelerinin Los Angeles konserlerinde yaşanan gerçek olaylardan esinlenerek hazırlandığını söyler. Yerel polis şefi Davis konsere gidenleri ve genel olarak rock`n roll`u suçlayarak bölgedeki spor salonunda bir rock konseri olmasından rahatsızlık duyduğunu söyler. Konser öncesi polis “düzeni sağlama” adına bir çok kişiyi tartaklayıp, bilet araması yapmış, bir çok da tutuklama gerçekleştirmişti. Bu yüzden söz ve resimlerde, yarı tanrı rolündeki Pink, şuursuz izleyicilerine bir dizi talimat ve hayat hakkında yönlendirmeler dikte eder. Balkon sahnesi bir tiyatro oyundaki tanrı veya doğa üstü varlıkların dünyaya uzaktan bir gözlemci şeklinde bakışını andırır. Bu “in the Flesh” turnesinde Roger Waters`ın oluşturduğu bir fikirdir; sahnede dururken sarhoş veya birbirlerliyle kavga eden izleyicinin onlara karşı ise büyülenmişcesine onları izleyişi adeta beyni yıkanırmışcasına bir tanrı konumundaki Waters ve grubuna bakışıdır benzettiği. Bu gözlemler gittikçe Waters`ı izleyiciden ve dünyadan koparmaya, uzaklaştırmaya başlar. Gittikçe kendini tanrı gibi hissettiren izleyiciler Waters`ın da kendini kaptırması ve böyle davranabileceğini hissettirmesi sonucu çılgın bir hayranının yüzüne tükürmesiyle sonuçlanır. Bu bir rock star a körü körüne itaat davranışı albümün ilerleyen bölümlerindeki ikinci “in the Flesh” kısmında detaylıca anlatılacaktır.

Savaş sahneleri ve konser sonrası kavga içiçe

Birbiri ardına gelen çekimlerde konser izleyicilerinin ve askerlerin vahşi görüntüleri aynı anda konuşmayı izleyen yaklaşık aynı yaştaki Pink`in izleyicilerine mecazi olarak 2. dünya savaşı sonrası dünyanın doğumunu çağrıştırır. Düşmana karşı savaşan müttefik askerler ile şimdiki gençler, zaten savaştan harap olmuş dünya için savaşmalıdır. Savaşın neden olduğu masumiyet kaybı ve devamında gelen postmodern bölünme “In The Flesh?” sırasında bir çok formda görülebilir: sözde kamu güvenliği için kullanılan vahşi güç, sosyal normlara göre yetişmiş izleyicilerin ünlülerin önünde adeta beyni yıkanırcasına bakışları, hatta konser alanı dışındaki kavga sahnesinde arkada görünen “Feelin` 7-UP” reklam panosunda simgeleştirilen kapitalim`in olaylara tepeden bakışı birer örnek teşkil ediyor. Bu yaratılan bölünmüş dünya boşluğu kapitalizm ürünleri ve onun yarattığı ünlüler ile kapatmaya çalışır. Post modern dünyaya Hitler`in getirdiği gaddar devlet, sıkı aile bağlarının ve sosyal ortamların tümüyle yıkılması fikriyle pekiştirilir. Dünya nüfusu ekonomik gelişmeyle artarken, insan nesli 1. Dünya Savaşı, modernizmin doğuşu ile zedelenen, nihayetinde 2. savaşla tamamen gölgelenen saflığını ve masumiyetini bir daha asla geri kazanamayacaktır. Bu yüzden sinematik olarak geçiş Pink`in babasının ölümünden bir İngiliz bahçesine ve küçük Pink`in puşetine geçiş zaten bir duvarın oluşmasına sebeptir.

 

The Thin Ice

Annen seni seviyor bebeğim…

ve baban da!

Ve deniz sana ılık görünebilir bebeğim.

Ve gökyüzü masmavi!

Ooh, ooh, ooh…

…bebeğim!

Ooh, ooh, ooh…

…masmavi bebeğim!

Ooh, ooh, ooh…

…ooh, ooh, bebeğim!

 

Modern yaşamın ince buzunda…

…paten yaparsan…

…peşinden sürüklersin…The Thin Ice

…gözyaşından kirlenmiş,

milyonlarca gözün…

…sessiz sitemini, ardında!

 

Ayaklarının altında, o çatlak…

…bir anda oluştuğunda…

…sakın şaşırma!

 

Arkandan uğuldayarak gelen korkunla…

…buzu tırmalarken…

…aklını kaçırırsın,

derinliklerinden uyanıp çığlık çığlığa!

“The Thin Ice” bebek Pink`in ağlamasıyla başlar. Hernekadar “In The Flesh?” de Pink hikayesini bir yetişkin olarak anlatmaya başlatsa da, fiziksel olarak geri dönüşü ilk olarak bu parçada görürüz. Şarkı izleyiciye bugünkü yetişkin`i değil onun doğumuyla başlayan olaylara götürür. Ancak şarkı klasik bir geçmişe dönüş eski olayları hatırlayış değildir. Hayatın, annenin belki de ikisinin de ona söylediği bir ninnidir. Hernekadar basit bir melodiyle başlamış da olsa, sözler ve müzik Floyd`un pek çok parçasında olduğu gibi değişerek daha şizofrenik bir hal alır.

“In The Flesh?” parçasındaki patlamalar, yükselen sesler ile savaşı canlandırsa da, “The Thin Ice” dinleyiciler birden piyano ve synthesizer`in yumuşak ve yatıştırıcı notalarıyla sakinleştirilir. Gilmour`un yumuşak, nerdeyse femine vokaliyle parçanın ilk bölümünde sakin ve huzurludur. İster Pink`in annesi isterse yaşam tarafından söylenmiş olsun, Gilmour`un söyleyişi bize Pink`in annesi ve babası tarafından sevildiği hissi verir ve özellikle “In The Flesh?” karamsarlığından sonra onun hakkında bir umut uyandırır. Bu huzur dolu duygular albümün ilk kısmındaki renk veThe Thin Ice savaş sahnesisembol olan blue – mavi ile tanımlanır. Psikoanaliz yapılırsa şayet, mavi saflığın, masumiyetin ve hayatın sembolüdür. Rüya ve edebiyatta ise bu renk okyanus ve gök yüzünü ile ilişkili olarak hayatın ve yaradılışın sembolüdür. Evrimcilerin hayatın okyanusdan geldiğini söylemesi psikoanalizcilere okyanus ve suyu hayatın kaynağı analığın sembolü olarak görmelerine neden olmuştur. Mavi gökyüzü, bu yüzden dünyadaki yaşamın sürekliliğini sağlayan su döngüsü=yaradılış=hayat ilişkisini sağlayan yağmur kadar doğurgan, üretkendir. Bu mavilik çoğunlukla suyun rengini, rengin kendisi de sık sık suya ilişkin sembolleri çağrıştırır. Şarkıya dönecek olursak, genç Pink`e yapılan “Baby Blue – Mavi Bebek” çağrışımı ona annesi veya hayat tarafından verilen doğuşu ve masumiyetini destekliyor. Burada müzik ve sözlerin doğum ve masumiyetle direkt bir ilişkisi görülse de parçanın ilk bölümünde bir düzensizlik vardır: ilk bölümdeki bu ilk dalga sadece parçanın ikinci bölümünde değil Pink`in tüm yaşamında etki edecek büyük dalgaların habercisidir. Hernekadar “may – olabilir”, “but – fakat” gibi kelimeler (“and the sea may look warm to you, babe”…”But oooh babe”) sakin söylense de şarkının ilk bölümünde yaratılmış huzuru Thin Ice tabakasının altıirkilterek bozan şüphelerin ipuçlarını vermeye başlar. Dil bilimince konuşacak olursak, dinleyici “the sky may look blue – gökyüzü mavi görünebilir” sözünü duyduğunda peşinden gelecek bir “fakat…” beklentisi içine girer. Bu cümlenin başındaki inancımızı yıkan ters bir bildirmedir.(mavi görünebilir ama siyah gibi..)

Waters parçanın ikinci yarısını hayat yorgunu birinin alaycılığıyla seslendirir. Bu mazoşist ses yaşamın Pink`i hedef alan sözleridir. İlk bölümde masumiyeti ve yaradılışı sembolize eden su bu bölümde anlamını tamamen değiştirir ve bu kez hayatın yıkımın her çeşidini çağrıştırır. Bitkilere can veren su, sel ile onların yok oluşuna da sebep olur. İnsana hayat veren su onu boğabilir. Hayat veren anaç su form değiştirerek canlıyı dondurur veya yok eder. İşte Pink bu çeşit bir yaşamın içine girer. Sıcak ve saf bir okyanus olacağını düşündüğü hayattan soğuk ve steril bir ortama ilerlemektedir. Sevgi dolu anne ve kucaklayan hayat, donmuş ve boyun eğmez hale gelmiştir. “Deniz sıcak görünebilir” fakat gerçekte o ince buz tabakasının altında soğuk ve donuk bir ortama bulunur.

Psikoanalitik teoriye göre, su kendi fikirlerini de sembolize eder. Genellikle su kişinin zihnindeki derin, dipsiz su görüntüler ile kişinin en içsel, fark edilmeyen bilinç altı gerçekleri ile ilintilidir. Bu bağlamda bir kişinin zihni bir aysbergİnce buz tabakasındaki Pink e benzetilebilir: kişiliğinin sekizde biri ancak suyun dışında geri kalan yedisiyse şahsiyetinin batık tabanıdır. Buna göre Pink`in ruhunun ince buzun (thin ice) üstünde kalan kısmı bize onun ne kadar sert ve duygusuz bir kişi olduğunu veya olabileceğini gösteriyor ve belki de haber veriyor. Fakat işte aynı zamanda, bu ince buz tabakası onun aynı zamanda bilinçaltının keşfedilmemiş derinliklerine kaymasını ve şimdilik bastırılmış, yaşanamamış duyguların sonucu çöküp, delirmesini de önlüyor.

Yaşamı üzerinde görünen çatlak ve tuzakların nedeni sadece buzun üstündeki ağırlığından değildi. “Silent reproach of a million tear-stained eyes – milyonlarca gözyaşıyla ıslanmış gözlerin sessiz sitemi” doğuştan otomatik olarak oluşmuştur. Yaşam haksızlıklarla, hor görmelerle, imrenmelerle ve daha pek çok şeyle suçlanabilir. Beklentilerimizdeki fazlalık ne kadar haklı yada haksız olursa olsun, kaldırabileceğimizden çok daha fazla ağırlık bizi çökertir. Her beklenti başka bir yük bindirir üzerimize ve buzu çok daha kırılgan bizi de kırılma noktamıza karşı çok daha tehlikeye sokar. Her geçen dakika, Pink`de olduğu gibi aşağıda çağlayan sulara daha yaklaştırır. Fakat Pink`in yaşantısıyla çoğunluğun farkı, filmin başında da olduğu gibi, onunki yıllarca topladığı tuğlalar sayesinde artık çatlamış ve bilinçaltının sularına karışmıştır. Buna bağlı olarak bilinci, depresyon ve delirmeye yol açıp kontrolden çıkıp, şarkının başındaki Pink`in çocukluğunun masumluk göstergesi olarak söylenen “mavi” tanımı daha sonraki hayatında dönüşüm geçirir. Çocukça söylenen “blue – mavi” artık melankolik bir varlığın tanımıdır.

İki bölümlü şarkının çelişkili anne ile bağıran şizofrenik sesli tonları, görüntüdeki savaş ve kundaktaki Pink ile görüntülenir. Animasyonları hazırlayan Gerald Scarfe`ın DVD`deki yorumlarında, çatışma sonrası görüntülerin bütünüyle 2. Dünya savaşının korkusuz savaş fotoğrafçısı ve Normandiyadaki D-Day resimleriyle tanınan Robert Capa`nın çalışmalarından etkilenerek hazırlandığını söylüyor.

Capanın fotoğraflarını temel alan Alan Parker, bir yandan savaşın etkisini yaşayan insana odaklanırken diğer yandan tüm vahşiliğini gözler önüne seriyor. Bunun bir örneği başındaki yumuşak piyano akorlarıyla gösterilen çatışma sonrası kan havuzu içindeki askerlerin görüntüleri arasındaki gidip gelen paradoks. Savaş sahneleriyle sonraki birbiriyle zıtgörüntüler parçanın ilk yarısındaki sakin fakat acılı sözleriyle de kendini belli eder. Sahne otel odasında depresyon halindeki Pink`e geçer. Aynı parçanın sonunda savaştan dönen acımasız bir sis içinde kaybolan askerler gibi kişiliği silinmiş bir halde TV izlemektedir.

The Thin Ice

İki sahne arasındaki geçiş, Pink`in hayatında yaşadığı savaş ve yıkıma dair paralelliğe işaret eder. Bir kişinin hayatının savaşın ağırlığıyla kıyaslamak saygısızlık gibi görünse de savaşın nedeni kişisel nedenler değil miydi?(Hitler`in kişisel tutkuları vs.) Bu yüzden savaşın vahşeti ilk çağlardan beri gelen kişisel hayatlardan farklı değildi. Bu yüzden bu olağan gerçek, Pink`in otel odasında, TV de birbirlerine saldıran Tom & Jerry çizgi filmi ile yansıtılır.

Buna bağlı olarak otel odasından veranda da Pink`in havuzun yüzeyinde duruşunu görürüz. Bu bize başta anlatılan “mavi” ve “su” sembollerini hatırlatır. Gilmour`un muhteşem solosuyla su mavi`den kırmızıya dönüşür ve Pink suyu yumruklar, kafasında savaş ve babası vardır. Mavi ve kırmızı renk şarkıya ait bir çok şeyi çağrıştırır. Kırmızı genellikle çok genel duyguların sembolüdür; tutku, kızgınlık, hayal kırıklığı, şehvet, güvensizlik. Ancak bunların neden Pink`in zihninde

oluşunun nedenlerini anlamak zor değildir. “The Thin Ice” parçasınında görülen havuz sahnesi Pink`i deliliğe götürecek olan derindeki duyguların sadece küçük bir patlamasıdır.

Su hayatın ve yaratılışı temsil ettiği gibi, kırmızı renk de ona kanın can verdiği yaşama göndermedir. Dolayısıyla kırmızı sular (kan) rahim göndermesi ile birlikte Pink`in şiddetle ilgili bir çağrışımıdır. Kırmızı kan ayrıca onun içinde halden deliliğe doğru dönüşümünü temsil eder. Hem yaratıcı hem yok edicidir. Kan kaybı birinin ölümüne neden olduğu gibi bir çok kanla ilgili soruna da neden olur. Kafasında savaş ve babasıyla ilgili düşünceler olan Pink muhtemeldir kanlı havuz sahnesiki o kanda boğulma veya ölme düşüncelerine sevk etmiştir. Dolayısıyla kırmızı havuz, dengesiz kişiliğinin doğuşunu eski halinin ölümünü düşündürür. Ancak bu oluşmakta olan duvarın tamamlanmasıyla gerçekleşebilecektir. Bir sonraki sahnede söylenecek “snopshot in the family album” Pink`in duvarındaki ilk tuğladır. Havuzdaki çarmıha gerili İsa duruşu ise bir çağrışım yapsa da, hikayede pek dini öğelere rastlanmaz.

 

Another Brick In The Wall Part 1

Baba, okyanus ötesine uçtu…

…tek bir anı bırakmış geride.

Bir kare fotoğraf, aile albümünde!

Baba, bana başka ne bıraktın?

Baba, ardında bana ne bıraktın?

Hepsi, hepsi sadece…

…duvardaki bir tuğlaydı!

Hepsi, hepsi sadece

duvardaki tuğlalardı!

Another Brick In The Wall Part 1Yumuşak Gilmour`un delayli (tekrarlama efekti) gitar rifi “The Thin Ice” geçişiyle albümde üçleme halinde yer alan parçaya bağlar. Önceki parçalarda söylenen hayata dair kırıklıklar ve yaşama dair direktifler bu parçada sembolleştirilerek ilk kez bir “duvar” metaforuna dönüştürülür.

Fiziksel dünyada duvar iki veya daha fazla bölümü ayırmak için kullanılan malzeme grubudur. Albümdeki duvar metaforu da bu tanımı hayata adapte eder. Hayatın yıldırıcı anlarında hepimizin kendimizi yaşamdan uzak tutmak istediğimiz zamanlar olur. Televizyon, alkol, uyuşturucu; hepsi bizi hayatın gerçeklerden koparan örneklerdir. Hislerimize iyi yada kötü yönde etki eder. Sonuçta toplumsal hayatta pek çok şey uzun vadede bizim yararımıza da olsa hepimiz o anki acıdan uzak durmaya programlıyızdır. Bunun sonucu olarak da etrafımızda her olay üzerimizde bir tuğla benzetmesiyle anlatılan etki bırakır. Yaşadığımız acıları bir daha yaşamamak için her olayın etkisiyle kendimizi daha korumak adına duvarımıza, savunma mekanizması olarak bir tuğla daha ekleriz. Bu tuğlalar giderek artarsa bizi etrafımızdan ayıran bir duvara dönüştürür. Kendimizi o duvarın ardında daha korunaklı, daha rahat hissedeceğimizi zannederiz. Eğer bu duvar çok büyürse, artık etrafımızla ve yaşamla ilişkilerimiz kopar.

Parçanın bu birinci bölümü sadece metaforik duvar tanımı yapmakla kalmıyor aynı zamanda daha sonra gelecek “Duvardaki Tuğla” bölümlerinde kullanılacak müzikal temayı da seslendiriyor. Kullanılan ortak gitar rifindek değişim albümün 1. yüzündeki Pink`in kişiliğindeki değişimin de yansıması. “Fa” notasındaki tekrar efektli değişimler Pink`in yaşamıyla da orantılı gibi duruyor. “The Thin Ice”`ın son akorundan başlayarak gelişen gitar tekrarları (delayler) esnasında, Pink de kendi durumunun farkına varırken, yaşamın üzerine yüklediği

yükleri algılar ve bunların altında ezilmeye başlar. Hayatının monotonluğu, hepsi birbirine benzeyen tuğlalar gibi ardı ardına eklenir. Bu monotonluğa rağmen “Daddy, what d`ya leave behind for me?” satırında olduğu gibi ilerde daha sık yaşayacağı duygusal çıkışlara rastlanır. Babasından ona geri kalan tek şeyin sadece albümdeki bir kare resim olduğunu söylerkenki acı hissi vurucudur. Babasını ölümünden dolayı suçlayacak kadar psikolojisini bozma aşamasına gelmiştir artık.

Duvar metaforundan sonra “Another Brick in the Wall, 1. bölüm” ile birlikte albüm boyunca rastlayacağımız tema da karşımıza çıkmaktadır: Uçma. “In The Flesh?” de bomba atan pilotla karşımıza çıkan bu gönderme, “Brick… 1.bölüm`de “Baba, okyanus ötesine uçtu” sözleriyle kendini gösterir. Albümdeki diğer pek çok mecazi anlamlar gibi burada da farklı ve ters anlamlar içerir. Bir örnekte uçuş genç Pink`in elinde uçakla oynarken göründüğü gibi macera anlamını taşırken diğer örnekte (“Nobody Home – Evde Kimse Yok”) sorunlardan kaçış benzetmesidir. Madalyonun öbür yüzündeyse, uçuş ölüm ve terk edilmişliği anlatır (Pink`in babası uçar ve geri gelmez, “Goodbye Blue Sky” da gösterilen bombardıman uçaklarının yarattığı harabe şehirler). Öte yandan “Mother – Anne” de söylenen “Seni uçurmayacak ama şarkı söyletecek” satırıyla baskıcı bir kontrole gönderme ile bağlantı kurulur. Bazı durumlarda her iki anlamı da aynı anda geçerli olur. “Goodbye Blue Sky” da kediden ürküp havalanan beyaz güvercin daha sonra havada patlayarak ölüm saçan bir Alman savaş uçağı “Kartal” a dönüşür(ölüm sembolü).

Anıtta babasının birliğiDVD`de yaptığı yorumlara göre Waters, kilisedeki sahnelerin tamamen kendi hayatındaki gerçek olayların değiştirilerek uyarlandığını söylüyor. Bir çocuk olarak büyük dedesi tarafından (filmdeki gibi annesi değil) savaşlarda hayatlarını kaybedenlerin anısına, Londra`daki 1. ve 2. Dünya Savaşı anıtlarına ve kiliselere götürüldüğünü söyler. Babasını yitirmiş bir çocuk olarak onun ismini anıtta babasının ismini bulmasından çok etkilendiği bellidir.

Pink`in annesini kilisede muhtemelen ölen kocasına dua ederken görürüz. İlerde aşırı korumacı olarak göreceğimiz annenin bu davranışı bize, onun kendini eşine ne kadar adadığı ve sevdiğini, ailesine aşırı düşkünlüğünü ve Pink`in zaten kaybettiği bir sevdiğinden sonra diğerini kaybetme korkusunu anlatır veya anlatması gerekir. (en azından fikirsel olarak, zira bir Türk olarak bu filmi izlerken insan filmdeki görüntülerden, annenin aşırı korumacı bir yanı olduğunu anlaması mümkün olmuyor. Filmin en başarısız yanı bence Anne – Oğul arasındaki ilişkinin yeterince doğru – yada bizim anlayacağımız dilde anlatılmamış olması olabilir. Bu konuya daha sonra döneceğiz).

Daha sonraki sahnede Pink`i çocuk bahçesinde görürüz. Filmin üzücü sahnelerinden biridir. Babasız olarak orada

neşeyle oyun oynamak isteyen çocuğun bir başka çocuğun babası tarafından uzaklaştırılması, terk edilmişliğini bir kez daha yüzüne vurur ve yalnız başına salıncakta sallanır. Bu duygularla “When the Tigers Broke Free, ikinci bölüm” başlar.

When The Tigers Broke Free, 2. Bölüm

Ve nazik kral, yaşlı George…

anneme takdirname göndermiş…

duyunca babamın öldüğünü.

Hatırlıyorum…

rulo yapılmış…

altın varaklıydı.

Ve bir gün buldum onu!

Eski fotoğraf çekmecesinde…

özenle saklanmıştı!

Ve hâlâ hatırladığımda, gözlerim yaşarır!

Majesteleri kendi özel mührü ile…

imza bile atmıştı!

 

Her taraf karanlıktı…

ve toprak sanki buzdan bir ten…

kaplanlar boşaldığında zincirinden!

Ve Kraliyet Ordusu C bölüğünden…

kalmadı canlı, tek bir beden!

Kaçarlarken, bıraktılar hepsini geride!

Çoğu öldü…

kalanı da ölecekti!

İşte yüksek komuta…

böyle aldı babamı benden!

 

Bu parçada da Waters`ın kişisel anıları ile Pink arasında doğrudan tarihi ve duygusal bir bağlantı kuruluyor. Babasının ölüm haberinin “Kral George” tarafından gönderildiği belge ile kendi duvarına bir tuğla daha koymaktadır. Waters`ın kendi anılarında bulduğu mermiler ve silahlarla benzer duygular yaşadığı canlandırılıyor. Belki de albümde Waters/Pink`in gerçek psikolojik haliyle en direkt bağlantısı olan bölüm budur. Diğer parçalarda ise gerçekle kurgu bir araya getirilmiştir. Hatta bu kişisel gerçekliğinden dolayı albüme dahi konmamış daha sonra çıkan daha kişisel bakış açılarına sahip “The Final Cut” albümünde yer almıştır.

İlk bölümünde olduğu gibi, sözler üzerinde fazla açıklama gerektirmeyecek kadar doğrudan anlatılmıştır. Genç Pink parçanın 1. bölümünde anlatılan babasının hikayesiyle ilgili olarak daha sonra İngiliz hükümentinden onun ölümünü duyuran rulolu bir duyuruyu annesinin çekmecesinde bulur. Şarkının sözleri anlatıcının iç haleti ruhiyesi hakkında da önemli ince ip uçları içermektedir.

Pink babasının şapkasıylaİlk bölümdeki “Miserable – karanlık”, “ordinary – sıradan” kelimeleri anlatıcının alaycı bakış açısını yansıtıyordu. Bu bölümde de ilkinden farklı olmayan hatta anlatanın kimliğini de gösterip, hüzünlü olaylara dayandırarak çok daha etkili şekilde anlatılır. Parçada anlatılan babasının ölümünün İngiliz hükümeti için sıradan bir ölümden başka birşey olmadığını çağrıştıran belgesiyle anlatıcının acıları büyüyordur.Hükümet, gönderdiği belgede fabrika benzeri ölüme gönderdiği insanlara altın yaprak ve plastik damgalı kralın imzası göndererek, insan hayatlarını basite indirgemiştir. Hatta belki de bunu bir makinayla bile yapmış olabilirler diye düşünür. Sonuç olarak küçük Pink “Yüksek komutayı”, “işte babamı böyle aldılar benden” diyerek suçlamaktadır. Daha sonraki Another Brick In The Wall Part 2 ve Mother`da da rastlayacağımız sosyal yapıya olan kırıklığını ilk olarak bu parçada doğrudan dile getirir.

babasına ait ölüm belgesiHükümete, Anzio köprü harekatında askerlerin,”Tiger” olarak adlandırılan “Alman savaş tanklarının” saldırısında ölüme terk edildiği suçlamasını yapar. Hükümetin kendi güçlerine ihanet ihtimali düşük olsa bile, hükümet tarafından gönderilmiş,istatistiki belge gibi duran açıklaması Pink`in psikolojisinde biri için normal sayılabilir.

Parçanın duygusal yapısının ağırlığına rağmen bir yandan da filmin hikayesindeki anlatımı dinleriz. Okuldan dönen artık 12-13 yaşlarındaki Pink, annesinin eşyaları arasında babasının ölüm belgesini bulur. Waters`ın DVD`de anlattığı üzere belgenin yanında bir jilet ve bir kutu mermi daha bulur. Hayatında eksik olan maskülenliğin sembolikleştirilmesidir. Babasının üniformasını da bulur ve onu giyer ve görüntüler aynanın karşısında babasıyla kendini eşleştirir. Bu bir yerde fikirlerin babadan oğula, eskiden yeniye geçişini sembolize eder. Babasının giydiği üniforma ülkesinin yürüttüğü savaşın yükünü temsil etmekte. Oğlu Pink ise onun yükünü kendi yükü gibi üstüne almıştır. Bir yerde birbirlerinin jenerasyonlar arası savaşlarını paylaştıkları benzetmesi yapılıyor. Bu benzetmeyi birbirlerinin farklı görüntüleri yerine aynı aynada yaparak direkt bağlantıyı kurarız.

 

Devamı
The Wall açıklamaları 2. bölüm

The Wall açıklamaları 3. bölüm

The Wall açıklamaları 4. bölüm
The Wall açıklamaları 5. bölüm

The Wall Analysis sitesinden çok uzun sürede çevrilmiştir. Her türlü hakkı PinkFloydTurk.Net sitesine aittir. Alıntı yapacaksanız hiç değilse kaynağını belirtiniz.

 

 

Etiketler:, , , , , , , ,

Geri Bildirim gönder...

Yorum Yaz